BeyazKalemler Logo
RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR İLE SÖYLEŞİ/ İbrahim Gökburun

RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR İLE SÖYLEŞİ/ İbrahim Gökburun

Recep Şükrü Güngör, hikaye yolunda emin adımlarla ilerleyen bir kale,. hikayeyi dert edinmiş birisi.İlk hikaye kitabı Yüreğimin Mevsimi’ni 2001 yılında çıkardı. Bunu kuruluş/kurtuluş adlı piyes, 2003 yılında Hüsün ile Aşk, 2005’teÂdem ile Havv

   Her kitap bir doğumdur. Yazar bu doğumdan sonra ne yapar, neler hisseder? Recep Şükrü Can Ağrısı’ndan sonra ne düşünüyor, ne planlıyor? Gökyüzüne hangi türküyü söylüyor. Öykü ile ilgili projelerin nelerdir? Kimleri önemsiyorsun, çağdaşlarından kimlere göz kırpıyorsun?

          Kitap elime ulaşınca yazar ben gider, birey ben gelir. Başkasının eseriymiş gibi, o satırları başkası yazmış gibi hisler dolar içime. Baştan sona okurum. Her kelimesi benden olan kitaptan, başkalarının kitaplarından aldığım yeni duymuş, okumuş, öğrenmiş olma tadını alırım. Esasında kitap yayımlandıktan sonra “ben”den çıkıyor. Okuyucunun kitabı oluyor. O da beğeniyor yahut beğenmiyor ama nihayetinde kitap ona ait oluyor. Artık kitabın kaderini okuyucu belirliyor. Sun’i tanıtımlar, reklamlar, pohpohlamalar bir yere kadar götürüyor sonrasına okuyucu karar veriyor ve o karar kitabın gerçek kaderini oluşturuyor. Şu da var: Her kitap çizgisini kendi belirler. Okuyucuya ulaşmasa bile bir yerde o bir gün gelecek okuyucusunu bekler. Bunun örneği az değil. Oğuz Atay gibi birçok iyi yazarlarımızın kitapları okuyucuyla ilk etapta buluşamamış –geniş okuyucu kitlesini kasdediyorum- yazarın ölümünü beklemiş neredeyse. Ama hakiki okuyucusu onu zamanında bulmuştur. Hangisine ulaşmak istiyorsanız ona ulaşırsınız. Ama aslolan gerçek okuyucudur. İlk kitabım çıktığında kendimi büyük bir boşlukta hissetmiştim. İkinci, üçüncü kitabımda ise aşka birileştiğimi yani kitabın benden çıktığını, adını duyduğum bir yazarın kitabı olduğunu… Her kitap bir doğum mudur? Öykü kitapları için nasıl denir bu, düşünülmeli. Her öykünün kalbe inişi, yazıya aktarılışı bir doğumdur. Sonraki işler formalite, tezyin, tezhip… İş asıl öykünün, yazarın içinde biriktiği ve yazıya geçtiği zamanda oluyor. Sonra temizleme, kundaklama, emzirme, bakım… Can Ağrısı, kitap dosyası haline geleli bir yılı geçti. Bu bir yıl içerisinde yeni öyküler doğdu: Çardak, Akrep, Deniz Kestanesi, Anaç, Aramızda Gökyüzü vardı, Pencerenin Önünde Son Kez, Deliağa, Mutlu Yolcular, Sandalye, Ararat, Park… Öyküler kalbe inmeyi sürdürürken öykü üzerine, öykücüler üzerine yazılar yazmaya devam ediyorum. Bu ara Çehov okuyorum. Rimbaod, Boudleare, Sezai Karakoç, Dağlarca şiirlerini okuyorum. Refik Halit okumalarım sürüyor. Sırada Rasim Özdenören ve Bilge Karasu var. Bunların yanında Bachmann’ın Otuz Yaş’ı, Adorno’nun Edebiyat Yazıları, Joanne Greenberg’in Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’i, Kierkegaard’ın Baştan Çıkarıcının Günlüğü, Judith Herman’ın Yaz Evi, Daha Sonra’sı, Garaudy’nin hatıraları, Erdoğan Alkan’ın Sembolizm’i, yine Sören Kierkegaard’ın Kahkaha Benden Yana’sı, Yaşar Nabi’nin Dost Mektupları, Necip Tosun’un Otuzüçüncü Peron’u şu an okuma rafımda sırasını bekliyor. Hariri’nin Makamat’ından her akşam bir makam okumayı sürdürüyorum. Bir de yeniden Mevlana okumaları… Temel okumalarım şiir ve öykü. Onların yanına roman, deneme, eleştiri, araştırma ekleniyor. Dergi okumalarını da ciddiye alıyorum. Hece Öykü, Eşik Cini, Kitaplık, Yağmur, Sızıntı, Varlık, Dergah dergileri de her ay okuduklarım arasında. Bu listeye üç aydır Yitik Düşleri de ekledim. Adresime ücretsiz gelen Ardıç, Failatun, Sühan, Edebiyat Yaprağı, Kertenkele dergilerini de eklersek liste uzar gider. Benim türkülerim bunlar. Çağdaşlarımdan önemsediğim isimlere gelince… Başta, aynı yayın organlarında yazdığımız isimleri önemsiyorum. Öyküde, Yağmur’da beraber öykü yayınladığımız Şemsettin Yapar’ı, Hece Öykü’de Ömer Faruk Dönmez’i, Abdullah Harmancı’yı, Sadık Yalsızuçanlar’ı, Necip Tosun’u önemsiyorum. Bu isimler öyküde bir çizgi tutturmuş isimlerdir. Şiirde Mustafa Oğuz’u, Cafer Keklikçi’yi, Arif Burun’u, Atıf Bedir’i, İbrahim Tenekeci’yi, Hasan Çağlayan’ı, Ali Osman’ı, Hüseyin Kaya’yı, Mustafa Uçurum’u, Hakan Aslanbenzer’i, Mehmet Narlı’yı……. Denemede Ali Çolak’ı, A Turan’ı, Abdurrahim Karadeniz’i, Said Türkoğlu’nu, Nihat Dağlı’yı, Feridun Andaç’ı, Feyza Hepçilingirler’i önemsiyorum. Bu isimler de kendi ırmağını bulmuş isimlerdir. Geleceğe kalacak isimlerdir. Yazmak acı çekmektir. Acı çekenlerle akrabalığım vardır. Yaşadıkları yer Malatya olur, Sivas olur, İzmir olur. Ama acımız aynıdır. Şimdilerde dünyaya açılmanın yollarını araştırıyorum. Dünyaya açılmanın mühim olduğunu düşünüyorum. Türk edebiyatı Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Nedim Gürsel’den ibaret değil. Ne acı ki, iki sene önce tanıştığım İranlı Şems Pervani edebiyatçılarımızdan sadece Nazım’ı biliyordu. Yugoslav Profesör İris de Dağlarca ve Nazım dışında kimseyi tanımıyordu. Anadolu insanının edebiyatı, düşüncesi, felsefesi, şiiri bu kadarcık değil. Sait Türkoğlu’nun Yoklukta Hayat Var’ı, Nihat Dağlı’nın Çıkar Sokak’ı, Ali Çolak’ın Periyi Uyandırmak’ı, Mustafa Oğuz’un Aynalar ve Renkler’i, Şemsettin Yapar’ın Gönül Atölyesi dünya dillerine çevrilmeli. Türk edebiyatının kendi insanına “iyi” pencereden bakan eserleri çevrilmeli. Bu bağlamda öykülerimin dünya dillerine çevrilmesini arzuluyorum, ama olur ama olmaz. Çok mu abartıyorum, abartmıyorum, önemsiyorum sadece. Üç beş nefes alıp verdikten sonra gidiciyiz. Dede Korkut denildiği gibi “gelimli gidimli dünya. Sonu ölümlü dünya.” Göğsü güzel kaba dağlara yaslanıp düş kurma vaktidir.

Gerçeklikle bağı neredeyse hiç koparmıyorsunuz. Hikâyelerinizi bir bütün olarak incelersek Recep Şükrü Güngör’ün realist bir yazar olduğunu söyleyebilir miyiz?

 Herhangi bir akıma bağlı kalmak istemem. Hikayelerimde tasavvuf izleri vardır, gerçek hayat izleri vardır, kurgu tadı vardır. Hikaye gerçek hayat değildir. Gerçeğin kurguya aktarılışıdır. Gerçek hayatı aynen alabilir miyiz? Alırsak ona hikâye denmez. Hikayecinin başarısı yazdıklarının okuyucu tarafından yaşanmışlığına inanmasıdır. Her yazar, yaşadıklarından, öğrendiklerinden etkilenir. Ömer Seyfettin, tarih ve çocukluğundan, Memduh Şevket yeni kurulan Cumhuriyetin düz insanından, Sabahattin Ali sisteme muhalif insanlardan çok etkilenmiştir. Ama yazdıkları başkadır, yani kurgudur. Bir meseleyi ele alırlar düğümlerler ve sonra da çözerler. Son kitabımdaki hikayelerin çoğu okuyucuda yaşanmış hissi uyandırıyor. Bundan ötürü gerçek hayatı anlatan bir yazarım diyemem. Anlattıklarımın hayata tekabül ettiğini söyleyebilirim. Yer yer şuuraltı akışını kullanıyorum. Orada burada bir yere oturmuş, kendiyle konuşan, hesap kitap yapan insana çok rastlıyorum. Hayattan bir parça. Tartışan üç beş insan görüyorum. O da hayattan bir parça. Aslında yazarak hayatın fotoğrafını çekiyorum. Anların art arda gelişi hayatı oluşturuyorsa benimki de onun kelimelerle fotoğraflanmasıdır. Bir sosyal mesaj kaygısıyla yazan herkesin realite kaygısı vardır. Bu realiteyi imgelerle (hayallerle) sağlarsınız veya gerçeklikle sağlarsınız. Bir de hikayenin kendi gerçekliği var. Hayatın gerçekliğiyle hikayenin gerçekliği aynı değil. Çünkü hikayenin gerçekliğinde kurgu öndedir. Hayatta ise kader öndedir belki, orasını pek bilemeyeceğim. Hikaye yaşamak kadar yazmak da bir kader olmalı.

 İsimler önemlidir. İnsanın dinini, cinsini, kültürü ve her şeyden ötesi bir insanın, bir canlının, ya da herhangi bir nesnenin kimliğidir isim. “Can Ağrısı” ağrılı canların kimliği mi?

 Çağımızın kimliğini taşıyoruz. Bu da pek mutlu bir kimlik değil. Osmanlı mirası bir yanda, dağılma bir yanda, yeni devletin sorunları bir yanda, yanlış batılılaşma bir yanda… Yazarlar acı çeken insanlardır.  Yazmak acı verir. Bir de acılardan yazarak kurtulma var. En doğrusu da bu olsa gerek. Yazarak acılarımızı hafifletiyoruz. Dünyada olmanın huzursuzluğunu yaşayanlara dert ortağıyım. Can Ağrısı bu ortaklığa bir çağrıdır. Öykü masasında buluşup dertleri hafifletme çabasına bir çağrıdır.

 Kararlı ve istikrarlı bir çizgide öykü çalışıyorsunuz. Martı, Yitik Düşler, Hece Öykü, Yağmur, Sühan dergilerinden sizi tanıyoruz. “Yas Ayini” dikkat çeken dördüncü öykü kitabınızdı; fakat bireysel öyküler yer alıyordu. “Can Ağrısı” toplumsal mesajlar içeriyor.  Bireysellikten toplumsal bakışa doğru bir yöneliş mi bu?

 Bireysel konuları işlerken de toplumdan bir parçayı işliyordum.  Ama orada ferdî bakış ön plandaydı. Bu kitap toplumun bütününü oluşturan bireylerin genel sorunları, sıkıntıları, acıları ile öne çıkıyor. Ben şunu işleyeyim demiyorum. Onlar gelip beni buluyorlar. Göğsüme oturup yazmam için dayatıyorlar. İstesem de yazmamayı seçemem. Başka bir işi beceremem. Emlakçı olamam. Tezgahtarlık yapamam. Muavinlik yapamam. Başka bir becerim yok. bir taraftan bakarsanız toplumun en işe yaramazıyım. Bir taraftan da iğne ile kuyu kazarak hiç kimsenin yamaya çalışmadığı bir vazifeyi üstlenmişim. Toplumun dertlerini anlatmamak olmaz. Bireysel kalamam, kalamazdım. Meselesiz hiç olmam. Çünkü bir iddiam var, bir dünyam var. Kurulmasını arzuladığım bir cemiyet biçimi var. Sırtımı dayadığım kocaman bir miras var. Bunu bilmek, bildirmek, yorumlamak vazifem var. Ben öyküyle, sen şiirler, başkası romanla bu hayatı anlatıyor, anlatmalı.  Hikaye genelin okuduğu bir türdür. Bunun için bizim daha dikkatli yazmamız konuşmamız gerekiyor. Şiir dili kurar, hikaye yayar. Şiir dilin kemiğidir, hikaye süsü. Toplum meselelerini anlatmak, yorumlamak bir hikayeci olarak vazifemdir.

 Hikayelerini insan ve insan yaşamını biçimlendiren sosyal çevre üzerine kuran öykücü kendi yaşantısını öykü üzerine mi kuruyor?

 Sair Faik öykü yazarlığı değil de öykü yaşarlığı önde olandır. Öyküyü yaşamak yazmaktan önemlidir. Yani yaşamak önceliklidir.  Yazı yaşamakların kelimelere dökülmesidir. Yaşamadan yazmak bir yere getirir, tıkar. Beyoğlu’nu yaşadığım gibi Bayrampaşa’yı da yaşıyorum. Zeytinburnu’nu, Topkapı’yı gördüğüm gibi Adaları da görüyorum. Bunlar çok farklı hayatların yaşandığı yerler. İstanbul’da onlarca şehir iç içe. Yazar bu iç içeliği fark ediyor ve oradaki adaletsizlikler, dengesizlikler, eğitim uçurumlarının acısıyla kıvranıyor. Aslolan yaşamaktır yani, yazmak değil. Bir de mekan, çevre insanla anlam kazanır.

 Bir kitapta ilk cümle, ilk paragraf, ilk bölüm okurla eser arasında ilişkinin devamını belirleyen önemli bir etken. Kafka’nın “Degişim”i Goregor’un bir sabah kalktığın hamam böceğine dönüşmesiyle başlar. “Can Ağrısı”  herhangi bir sabah okuluna giden öğretmenlerin, öğrencilerin ve okul çalışanlarının hayatına anlam katan işi ve değerlerini yitirenlerin şaşkınlığını anlatan “Okul” öyküsüyle başlıyor. Yaşantımıza anlam kazandıran değerlerimizi yitiriyor muyuz yoksa?

 Hayatımız her gün değişiyor. Sokağa her çıktığımda başka bir toplumla karşılaşıyorum. Ne yazık ki bu değişimin çok iyi olduğu kanısında değilim. Çünkü değişim toplumu “iyi”ye götürmüyor. Hırsızlık artıyor, gasp artıyor, çete artıyor. Cinayet artıyor. Ne oluyor, bunların sebebi nedir? Cevabı bulmak kolay: toplum okulunu yitirmiştir. Okul insan yetiştirmiyor. Okul diplomalı insan çoğaltan makine haline gelmiştir.  Okumakta amaç davranış değişikliği göstermektir. Okullarımızdan diploma alanların davranış değişikliği negatif yönde seyrediyor. Bu korkunç bir durumdur. Çetelerin içinden doktor, öğretmen, polis, subay gibi okumuşlar çıkıyor. İlim mi insanımızı bu hale getiriyor yoksa eğitim sistemimiz mi? Cevabını eğitim araştırmacılarına bırakıyorum. Ama şunu söylemek istiyorum: öğretmenin fonksiyonunun bu şekilde sıfırlatılmış durumda sürdürülmesi eğitimi daha da felç edecektir. Bir kere eğitimde “tedip” olmalı. Dayak demiyorum. Ceza sistemi olmalı. Öğretmenine el kaldıran öğrenci okuma hakkını yitirmeli. Bunun yanında üniversiteler öğretmen yetiştirmiyor. Öğretmen yetiştiren fakülteler külliyen tadil edilmeli. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki eğitim seferberliği yeniden başlatılmalı. İnsan değerler bütününden oluşur. Dilsizleşen, yani kelimesizleşen bir toplum hangi değeri savunabilir? 

  Kolay okunan, okuyucuyu yormayan, yoğun bir imge örüsü ve şiirsel dille yazılmış öyküler, ani ve vurucu bir şekilde bitiyor ama bazı öykülerde okuyucu hikayeye devam etmek zorunda kalıyor. Ben hala şunu merak ediyorum. “Müdür Okulu aramaya çıktı” (Okul, s.12)  müdür okulu bulacak mı? Millet olarak bugün neyin arayışındayız?

 

Öykü kısa olaylar, durumlar anlatır. Devamını okuyucu getirir. Bunu yapabiliyorsa başarılı sayılır. Okul öyküsü sizde yaşamayı sürdürüyorsa yazar başarılı olmuştur. Orada müdür sözcüğünü özellikle kullandım. Müdür okula ne kadar sahip çıkarsa okul o kadar başarılı oluyor. Okulun görünürdeki sahibi de müdürdür. Onun için okulu arayan da müdürdür. Aslında bugün okul müdürlerimizin çoğunun bu sıkıntıyı, acıyı duyduklarına şahit oluyorum. Müdür tek başına ne yapsın? Eğitime, öğretime muhtaç öğretmenle neyi arasın, neyi bulsun? Hasılı müdür de yalnızdır.

Tarihimizi unutmuşuz. Osmanlı cilalı taş devrinde yaşanmış gibi uzak kalmış. Oysa biz Osmanlıyız. Hanedan gitti ama Osmanlı paşaları Cumhuriyeti kurdular. Yani miras devam ediyor. Fakat haylaz mirasyedileriz. Mirasımızın farkında bile değiliz. Biz kendimizi arıyoruz ama bunun farkında değiliz. Topluma bu öğretilmeli. Bu da okulda olurdu. Keşke okullar yaşasaydı. Yaşasaydı şimdi ağıt yakmayacaktım.

 Hikayelerde modern yaşamın yalnızlaştırdığı “Konağın sahipleri, o saatin müdavimi cepçiler, kapkaççılar, jiletçiler, istihbaratçılar, kameracılar kenara çekildi”  (Ölüm Haberleri s. 84), “Arayana, müsait değilim, hastam var deyip telefonu kapattı” (Diş Ağrısı, s.16) “insanlar çoğaldıkça yalnızlıkta çoğaldı” (Ufkun Kızıllığına Kapılıp Gittin, s.33) insanın şaşkınlığına dikkat çekerken; okuyucuyu Anadolu’ya götüren Cemel Obası Hadisesi’nde, Cavsıt düşmanın cenaze törenine katılıyor ve acıyı paylaşıyor.  Köyün sevilmeyen adamı Tavukçu öldüğünde cenazesine geniş bir cemaat katılıyor. Anadolu insanı, modern yaşamın insani duyguları dejenere etmesine karşı özünü koruyabiliyor mu şimdi?

 Bütün olumsuz gidişata rağmen iyi diyebileceğimiz birkaç nefeslik de olsa bir şeyler var. Ölüm o yüceliğini, hürmete layık oluşunu koruyor. Cavsıt her tehlikeyi göze alıp cenaze alayına dahil oluyor. Bunlar insanımızın ölmeyen yanları. Öz var. Korunduğunu pek söyleyemem ama var. Özü taşıyan numune insanlar var.  Bir ikinci diriliş hareketi lazım. Yeni bir Bediüzzaman, Necip Fazıl, Sezai Karakoç lazım. Toplumumuza, muharrik bir güç lazım. Dünyaya kolejler vasıtasıyla açılma bu hareketlenmelerden biridir. İş adamlarımızın yabancı ülkelerde iş yeri açmaları bunlardan biridir. Ama külliyen bir hareketlenme lazım. Milli Mücadele ruhu yani. Memleketin kurtuluşu, dirilişi, hareketlenişi bu ruhla sağlanacaktır. Bu konuda çok büyük bir müktesebata sahibiz. Bunu tanıyan, seven nesiller yetiştirmeli. Ama heyhat… nesil elden gidince sızlanmanın manası yok.

 Cemel Obası Hadisesi, Tavukçunun Ölümü, Çavuş Emmi, Ölüm Haberleri hikayelerinde ölüm duygusu ön planda; ayrıca mistik bir bakış ve dini imgeler, ata sözleri, yerel söyleyişler var. Beslendiğiniz kaynaklar  neler?

 Yazarı beslendiği kaynaklar ele verir. Ben yerli ve yabancı öykücüleri okuyorum. Meal okuyorum. Deyimler, atasözleri sözlüğü, derleme sözlüğü okuyorum. Kuram eserleri okuyorum. Nuri Bilge Ceylan, Kim Ki Duk, Mustafa Akad gibi iyi yönetmenlerin filmlerini izliyorum. Deyimler, atasözleri öykünün ana damarıdır. Onlar on cümlede anlatacağımızı iki sözle ifade eden özsulardır. Bir de dili yaşatan unsurların başında sözcük kullanımları gelir. Şairler, öykücüler, denemeciler, romancılar bu işin gönüllü emekçileridir. Kemal Bilbaşar, Nahit Sıtkı, Osman Şahin, Rasim Özdenören, Hüseyin Su, Mustafa Kutlu, Sezai Karakoç, Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü, Refik Halit… öykücülerimizin hemen çoğunu okuduğumu söyleyebilirim. Öykü antolojisi de hazırlamıştım ama yayınevi her yazardan ayrı ayrı izin almamın şart olduğunu söyleyince o kadar emek ve masraf şimdilik rafa kalktı.

 Öykülerde mekan, zaman ve kişiler gerçek yaşamdan derin izler taşıyor. Öykü için yakın çevreden gelecek olası tepkiler sizi ürkütmüyor mu?

 Öykü gerçek değildir. Öykü gerçeğin sözcüklere yansımış resmidir. An’ların kareleridir, atmosferleridir. Gerçek hissi uyandırıyorsa bu ayrıca bir başarısıdır. Ama öykü ile yaşanan hayat aynı değildir. Çünkü öyküyü var eden dildir. Dil yoluyla oluşturulan ruhtur. Yaşanan hayat ise zamanın durdurulmaz çağıltısıdır. Öykü o çağıltının resmidir ama kendi değildir. Çağıltı katıdır, serttir, gerçektir. Öykü ise nihayetinde yazarının uydurmasıdır. Yaşadığım çevreyi mekan olarak kullanmış olsam bile tasvir hemen her yere uygun yapıldığından mekan sorunu çıkmıyor karşıma. Yani ülkenin ücrasındaki bir okuyucu da kendini buluyor, büyük şehrin kalabalığındaki okuyucu da kendini buluyor. Yani okuyucusunu içine çekiyor. Öykü bunu başarıyorsa yazarın övünmeye hakkı yok.

 Bir de şunu sormadan geçemeyeceğim, “Tavukçunun Ölümü”  sanırım yaşanmış bir hadise. Tavukçu ve oğlu Yaman, köyün sadık köpeği Sazlı’yı zulüm ederek öldürüyor. Tavukçu bu gün yaşasaydı. Hayvan haklarını savunan teyzeler, fiyakalı güneş gözlüklerini takarak Taksim Meydanı’nda bir basın açıklamasıyla Tavukçu’yu kınar mıydı ne dersiniz?

 Toplumun diğer üyeleri de keşke hayvan haklarını savunanlar kadar duyarlı olabilseler derim. Her canlının yaşama hakkı var. Bunu onun elinden alma hakkına sahip değil kimse. Ama dünyanın gözü önünde can alanları görüyorsunuz. Bunun için haberleri izlemek bile istemiyorum. Çünkü kanıksamaktan korkuyorum. Masumların öldürülmesini kanıksamak insan olmaktan çıkmak demektir. Bir karıncanın canıyla bir padişahın canı “can” oluşları bakımından eşittir. Bu öyküde bir köpeğe yapılan zulmü anlatarak dünyanın orasında burasında işlenen zulümlere işaret etmek istedim. Zulüm payidar değildir. Bu bilgi, bu sevgiyle çalışıyoruz. Tavukçu’lar çoğalmasın diyorsanız, toplumsal sorumluluklarımıza karşı duyarı olmalıyız derim.

 Ömer Lekesiz, Kandinsky’den “içsel zorunluluk” kavramını alarak bir hikayecinin roman yazmasını bu kavramla ilişkilendirir. Hikâyenin en yakın akrabası romana yolunuz uğrayacak mı, böyle bir iç  zorunluluk hissediyor musunuz?

 Roman yazmayı düşünmüyorum. Hikaye anlatıcısı/yazıcısı bilinmek isterim. Hikaye doğu toplumlarının ürünüdür. Roman ithaldir. Romana karşı değilim ama roman yazmanın sözü çoğaltmak olduğunu düşünüyorum. Hikaye daha az sözlü, daha yoğun anlamlı metinlerdir. Gelecek ne getirir bilemiyorum, ben şimdilik romana geçmeyi düşünmüyorum. Bunun misalleri de var. Ömer Seyfettin, Sait Faik, Mustafa Kutlu, Memduh Şevket, Rasim Özdenören, Hüseyin Su roman yazmamışlardır. Roman denen birer kitapları var, o kitapları roman-hikaye tekniği açısından incelerseniz onların da hikaye olduğunu görürsünüz. Bir tür üzerinde çalışmayı önemiyorum. Her şeyi yaparım/ yazarım diyenden iyi bir yazar olmaz. Sadece hikaye çalışmak/yazmak bence çok önemli. Bu okuma yelpazemizi sınırlamamız anlamına gelmez. Hikayenin ana besin kaynağı şiirdir. Şiir, roman, kuram okumalarımın yanına düzenli bir şekilde meal okumayı de koyuyorum. Her sabah bir surenin mealini okuyorum.  

Türk öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Öykünün gidişatı size ümit veriyor mu?

 Öykü yazan çok. Bunların çoğu geleceğe kalamayacak isimlerdir. Özellikle bayan yazarların çoğu kalamayacaktır. Ne yazık ki dergiler bayan yazarlara fazla itibar ediyorlar. Ömer Lekesiz bu konuda Hece’de bir yazı yazmıştı. Çok önemli konulara dikkat çekmişti. Galiba yeni bir yazı yazması gerekiyor Ömer Lekesiz’in. Ömer Faruk Dönmez, Abdullah Harmancı, Şemsettin Yapar gibi önemsediğim bazı yeni öykücüler var. Bu listeye üç beş daha ekleyebilirim. Bunca öykü yazan ne olacak derseniz, unutulup gideceğini söylerim. Bir zamanlar Halime Toros vardı, öykülerini heyecanla okurduk, unutulup gitti. Sebebi ne, öyküye devam etmedi. Öyküye sadık kalmayana öykü de vefa göstermez. Şiir de böyle deneme de.

 



Kaynak:

Eklenme Tarihi : 2007-04-05 13:38:12
Değişiklik Tarihi : 2007-04-12 13:28:28
Okunma Sayısı : 12549
İnternet Altyapısı : Ejder Bilişim