BeyazKalemler Logo
Anasayfa
Şiir
Öykü
Mektup
Deneme
Kitap
Sinema
Söyleşi
Linkler
Künye
Üye Ol Şifremi unuttum İletişim
Anasayfa Nihat Dağlı  
AŞK BÜYÜKTÜR
Aşk düşünülerek, çalışılarak varılan bir yer değil; ona dair o kahredici boşlukla yaşayıp giderken bir rüzgarın kanatlarında gelip bizi çarpar. Bir beddua gibi... Çoğu kişi, çoğu zaman aşkla karşılaşmadan, ona ait boşlukla yaşar, sonra ölür.
AŞK BÜYÜKTÜR

Her gün açık gözle düşlediğim şeyi, çabucak, soluk soluğa, baş dönmeleri içinde, umutsuz, acınacak bir durumda ve bir anda elde etmek, güzel mi? (Belki çocuklar başka türlü doğmaz, belki çocuk dediğimiz de bir çeşit tılsımdır, kim bilir? Geçelim şimdi bunu.) Sana borçluyum bunu Milena, onun için yanında çok rahat ve çok rahatsızım, onun için yanında çok çekingen ve çok özgürüm; bunu anladıktan sonradır ki, bütün öteki yaşamıma boş verdim. Gözlerime bak!

Franz Kafka

 

Koğuşa asılan Mozart resmini bir bayan fotoğrafı sanan eğitim çavuşunun hıncına karşılık, ‘Mozart büyük bir besteciydi’ diyen askerin kararlılığını besleyen dinamiğin ne olduğunu filmin sonunda öğrenecektik: Aşk...

Jane, Moskova’nın içlerine doğru giden trenin kendisine ayrılan kompartımanında aşkın kırıp döken yüzünü gösteren Anna Karenina’yı okurken tanıştığı harp okulu öğrencisi Andrei Tolstoy’a (yazar olan değil) bu aşkı taşıyacağını bilmiyordu. Bir şey daha öğrenecektik Sibirya Berberi filminden: Klasik liberalizmin formülleştirdiği, ‘özgürlüğümüz, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter’ tanımlaması bir yalandı. Hayır, hayatımız bir başka hayatın başladığı yerde bitmiyor, o hayatın kapısını zorluyor, çoğu zaman kırıyor o kapıyı, içlerine kadar sızıyor. Başka hayatlara karışıp duruyoruz; başka hayatlar da hayatımıza...

Ağaç altlarının kar beyazına büründüğü, dalların ise yeşilden kızıla çaldığı ovada bir tren duruyor. Harp okulunun öğrencilerini alan tren Moskova’ya doğru yoluna devam ediyor. Batı’dan gelen bir hayatın Moskova’da kendince akıp giden bir hayata dokunuşu, içlerine yürüşü, orada oturuşu, pulluğun toprağın altını üstüne getirişine benzer bir sonuç doğuruşu kare kare perdeye düşüyor. Anna Karenina’da Anna, aşkın kırıp döken yüzüne muhatap kahramandı; aşka maruz kalıyordu. Geride bıraktığı ovayı dumanlarda bırakan trenin kadın yolcusu Jane, Anna’nın intikamını alırcasına, erkek kahraman Andrei Tolstoy’u herşeyi önüne alıp sürükleyen aşkın içine çekiyor. Bu sefer erkek kahraman aşkla çarpılıyor.

Aşk düşünülerek, çalışılarak varılan bir yer değil; ona dair o kahredici boşlukla yaşayıp giderken bir rüzgarın kanatlarında gelip bizi çarpar. Bir beddua gibi... Çoğu kişi, çoğu zaman aşkla karşılaşmadan, ona ait boşlukla yaşar, sonra ölür. Aşkı bulmayız, o bize verilir. Aşka yakalanırız.

Andrei Tolstoy, hiç ummadığı bir yerde, çok uzaklardan gelen Jane’yle aşkın içine düşer. Tren son istasyonda yolcularını bırakırken Jane’de Tolstoy’un geçmişine ait bir fotoğraf kalır. Tolstoy’da ise Jane’nin tamir edilmek üzere alınan yelpazesi... Bu iki şey, aşkı alevlendiren birer rüzgar olurlar. Geçmişten bir fotoğraf (ki bu Tolstoy’a ait) kadim ve köklü bir insanî durum olan aşka karşılık gelir. Çünkü geçmiş geçmez; hayatı kurmaya, ona karışmaya devam eder. Yelpaze ise (o da Jane’nindir), ‘ben’in yüzüne  kısa süreliğine ferahlık taşıyan bir nesnenin ötesinde anlamı yoktur; kullanılıp sonra bir köşede unutulan herhangi bir şey gibi geride bırakılır.

Andrei Tolstoy aşkla sarsılır, toprağı alt üst olur. Jane kapısını kırarak içine girmiştir. Sıkı bir disiplin altında yaşayıp giderken kendini sınırlara sığmayan bir akıntının içinde bulur; Jane’ye doğru akar. Kurallar bir bir çiğnenir. Bunun bedelini öder, ancak herşeye rağmen aşk kendisinde yaşamaya devam eder; geçmeyen geçmiş gibi... Tolstoy’u tanımakla Jane’de başlayan aşka benzer şey, iade edilen bir fotoğrafla durulurken, Tolstoy’daki aşk ise, bir türlü tamir edilmeyen ve geri verilemeyen yelpazeyle alevlenir.

Aşk bu, kavga başlatır; tarafları teste tabi tutar. Bir  sahihlik durumunu ortaya çıkarır sonunda. Jane Tolstoy’a ‘yelpaze aşk’ı anlatamaz, ‘Moskova yolculuğumu heyecanlı kılan, yüzüme hafif bir serinlik taşıyan bir yelpazeydin, o kadar’ diyemez. Tolstoy’un içinde serpilip gelişen aşk karşısında bocalar. Tolstoy, Sibirya ormanını, hayatı, renkleri daha kolay biçecek bir makinenin karşısına bırakılır. Bir disiplinin kendisine sunduğu üniform statüyü yırtıp atan aşk acısıyla saçlarının bir kısmı kesilir, ve bir mahkum olarak Sibirya’ya sürülür. Kendisini alıp götürecek trenin kalkacağı istasyonda dipdiri bir aşk olarak öne fırlarken, yelpaze aşkın imkanlarını tepe tepe kullanan Jane, küçüklüğünün diplerine doğru kayar; inler, kurtulmak için yine Tolstoy’a tutunur. Bu sefer samimidir, ancak çok şey kaybetmiştir. Sibirya Berberi’nin sahibinin eşi olarak Tolstoy’un Sibiryasına uzanırken kaybının büyüklüğü karşısında aşkı da büyür. Tolstoy’dan olma, ‘Mozart büyük bir besteciydi’ dediği için cezalandırılan asker oğlunu ziyaret eden Jane kendisini sonunda bize afettirir. Aşk bir kez daha kazanır: Mozart büyük bir besteciydi...

 

NİHAT DAĞLI
Yorum Yaz | Sayfayı Yazdır
Yorumlar
M. Zahir ERTEKİN
aşkı yaşayandan aşkı yaşayabilenden dinlemek güzel oluyor sanırım. Belki ancak ve sadece yaşayabilen yaşatabilir...
Recep Şükrü Güngör
aşk yakıcıdır.
yanan birdaha yanmak ister.
 
 
Üyeler
>  YAZARLAR
 
Ali Pektaş
Cahit Yağmur
Çağla Göksel Çakır
Deral Baran
Elif Konar
Elif Şeydâ Ö.
Fatma Zehra
Hıdır Ala
Hilal Küçük Özdamar
Murat Tokay
Nihat Dağlı
Recep Şükrü Güngör
Turhan Bozkurt
Yüsra Mesude Arslan
 
>  EN ÇOK OKUNANLAR
 
Bilmem ki
ANSIZIN
OYUNCAK
YAŞAMIN GİZEMİ
Su güzeli
İNCE BİR SIZI
RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR İLE SÖYLEŞİ/ İbrahim Gökburun
GENÇ YAZAR ADAYINA ÖĞÜTLER!
GECE MÛSIKÎSİ
AY VAKTİ
Web Tasarım
SEO